Caleo
Menu
  • Ana Sayfa
  • belmart.space
  • Sergiler
  • Etkinlikler
  • Haberler
  • İletişim
  • Ana Sayfa
  • belmart.space
  • Sergiler
  • Etkinlikler
  • Haberler
  • İletişim
Follow our socials:

Fahrenheit Sergisi Üzerine Sanatçı Ahmet Güven İle Söyleşi

contextroot
3 yıl ago

Adını bir ısı ölçme biriminden alan “Fahrenheit”sergisi, izleyiciye güncel sanatın ateşini, ısısını, değiştirme ve dönüştürme gücünü hatırlatarak güçlü bir deneyim sunuyor. Sergide Ahmet Güven, Aslı Işıksal, Asaf Erdemli, Aykut Öz, Bestami Gerekli, Beyza Boynudelik, Deniz Varlı, Erdal Duman, Fırat Engin, Genco Gülan, Hamza Kırbaş, Haydar Akdağ, Hüseyin Arıcı, Mehmet Sinan Kuran, Mustafa Duymaz, Ramazan Can, Serkan Demir, Şevket Arık, Tanzer Arığ ve Zeynep Karabacak’ın eserleri yer alıyor. Sanat Okur birlikteliğinde “Fahrenheit” sergisinde yer alan sanatçılar ile söyleşi dizisi gerçekleştirmeye başladık. Sanatçıyı tanımak ve eserini serginin kavramsal çerçevesi bağlamında daha iyi okumak adına gerçekleştirdiğimiz bu dizinin ikinci konuğu Ahmet Güven. Kendisine aktardığı bilgiler ve bu kıymetli söyleşi için çok teşekkür ederim. Mühendislik eğitiminizin ardından bu alanda yirmi beş yıl süren çalışma hayatınız var bir söyleşinizde sanatın hayatınızda hep var olduğunu hatta işe ceketinizin cebinde taşıdığınız Gergedan Dergileri ile gittiğinizi söylüyorsunuz. Sanat insanın cebinden bile ayırmadığı bir şey haline dönüştüğü vakit orada olmak ve sanat üretmek karşı konulamaz bir şey haline mi dönüşüyor? Sizin üretimlerinizi mühendislik eğitiminiz ve bu alandaki çalışma pratikleriniz nasıl etkiledi? Evet. Herkesin yaşadığı hayat hakkında bir öz anlatısı vardır. Kişi bunu belki bir kaç kelime ile özetler, ya da “hayatım bir roman” derken muazzam, dolu dolu bir hayat yaşadığını ima eder. Bu anlatıyı oluştururken bazı anlar özellikle tüm hikayeye rengini verir. Örneğin neden bu Gergedan Dergisi anekdotunu dile getirmişim? Siz çok iyi yakalamışsınız; cebimiz kadar yakınımızda tuttuğumuz, o günler yaptığım işle alakası olmayan bir şeyden bahsettiğimi yakalamışsınız. Peki neden ? Kaybetmek üzere olduğunuz bir şeye sıkı sıkıya sarılmak için belki de. Belli bir konuyu benlik sorunu haline getirmek; benliği, onunla kurmayı seçtiğiniz şey haline sokmak. Bu kişisel anekdot daha o zamanlardan itibaren bir seçim yaptığımı ve o “şeyi” gizli bir bahçede yetiştirmeye kararlı olduğumu gösteriyor.   Mühendislik eğitimi iş hayatının aksine aslında sanat pratiğine zıt bir yerde durmuyor. Öte yandan saf bir fen bilimi de değil. Uygulamalı bir alan. Matematik gibi oldukça teorik alanı kullanan, Fizik, Kimya gibi “saf fen bilimleri”ni içeren, ve tasarımcı yaklaşımı gerektiren uygulamalı/pratik mühendislik disiplini, “sanat” ile benzerlikler gösteriyor. Ancak bu eğitim şu dönemde sadece düşünme tarzım dolayısıyla pratiklerimi etkiliyor. Generative Art gibi, ya da algoritmaların kullanıldığı sanatlar gibi pratikler içinde değilim. Dolayısıyla bu eğitimin etkisi çok daha dolaylı; bakış açımla ilgili sanırım. 2018 yılında Venedik’te “Biri Hiçbiri” isimli solo serginizde “Kimlik Kutusu” isimli eserinizin yola çıkışı içimizdeki çoğul kimlikler. Aynı yıl TUYAP Artist’te “K” isimli eserinizde bu kimliklerin çoğul kimlik kütüphanesi ile izleyeni karşılaştırıyorsunuz? İçinizdeki sanatçı kimliğinin üretimlerine kaynaklık eden konular nelerdir, bize bahsedebilir misiniz? “Biri Hiçbiri” sergisi adını Luigi Pirandello’nun “Biri Hiçbiri Binlercesi” romanından alıyor. Bu roman, kahramanın kendisi ile ilgili kimlik karmaşasının konu edildiği etkileyici bir roman. Kimlik kutusu, Gazi Eğitim Resim Bölümünde okumuş birinin (annem), rengarenk yağlı boyalarını taşıdığı tahta bir resim çantası. Çanta, Venedik’te (Pirandello’nun memleketinde bir kentte) rengarenk led ışıltıları üzerinde birinin(ben) onlarca vesikalık fotoğrafını sergiledi. Benim için bir tür yaratıcı rahim ( khora ) olan çanta, çocukluğumdan bu yana musallat olmuş bir nesneydi. Vesikalıklar her birine baktığımda kendimi hiçbirinde tanıyamadığım bir sürü yüz imgesiydi. Vesikalık olmaları onlara bir tür nötr/nesnel hal sağlıyordu. Dolayısıyla herhangi bir duygu durumundan azade, hiçbir anı ile “ben olma” yanılsamasını besleyecek tuzaklardan uzak imgelerdi. Bu çalışma, kendimi ve öz yaşam öykümü denekleştirdiğim ilişkisel bir işti. Aynı pratiği TUYAP Artist’te bu sefer “K” adlı işimle başka nesnelerle (kitaplar) denedim. Temel hipotezim: okuduğumuz kitapların bize çoğul yaşamlar sağladığıydı. Eğer hayat duyusal deneyimlerden ibaretse; acı, coşku, tutku, tiksinti, aşk gibi duygulanımları yaratacak duyusal deneyimleri zihnimizin ve hayal gücümüzün devreye girmesiyle roman ve şiir okurken yaşıyorsak, örneğin, Madame Bovary’yi de belli ölçüde yaşıyoruzdur. Benliğimizin bir harmoniğinde (ses harmonikleri gibi) onu da taşıyoruz anlamına geliyordu bu. Buradan hareketle kütüphanemde bir detektif gibi bu çoğul kimliklerin izini, bende yer bulmuş kitaplarda, yazarlarda ve kahramanlarda aradım. Onlardan bir detektif duvarı oluşturdum. Aslında yine bir türlü netleştiremediğim bir benlik imgesi peşindeydim burada da. Fahrenheit isimli sergide “Vacuum Eater” isimli eseriniz yer alıyor. Eserinizle karşılaştığımızda günlük hayatta kullandığımız nesnelere ne kadar çok benzediğimizi sorgulayıp, düşünmeye başlıyoruz. Bizim de ruhumuzda ve zihnimizde bir haznelerimiz var. Ve bazen bir elektrik süpürgesi gibi ayırt edemeden hayatımızda olup biteni o haznelerde taşıyoruz. Eserinizdeki metaforları, yola çıkış noktanızı bize anlatır mısınız? Elektrik süpürgesi ile karşılaştığım günü hatırlıyorum. Çöpe atılmış bu obje için bir yere park edip çöpün olduğu yere yürüdüm. Objenin duruş şekli, hali tavrı, kendini ele vermez tüm duyusal deneyimin ötesindeydi sanki. Bir benlik taşıyor gibiydi. Benliği bilinçle şartlamazsanız, niteliklerinin ötesinde kavranamaz doğasını fark ettiğiniz her şeyin bir benliği vardır. Atölyede farklı açılardan ona baktım. Lidar tarayıcı ile tarayıp formunu öne çıkaracak 3D imgesini oluşturdum. Fenomenolojik bir yalıtımla varlığında dişil özellikler yakaladım. Burası tehlikeli bir alan biliyorum. Erkek bakış pratiği üzerinden sorgulanabilir, eleştirilebilirim. Ancak bu pratik, insan yapımı “şeyler” in tasarım sürecine ilişkin bir şeyler ifade ediyordu. Tasarım sürecini geriye doğru izini sürdüğünüzde bu objenin formunun sadece evdeki kullanım kolaylığını hedeflemediği ileri sürülebilir. Bilerek(sublim mesaj vermek için) ya da bilmeyerek (bilinç-dışı etkiler dolayısıyla) bu form vücuda getirilmişti. Objeyi bu istikamette manipüle ederek metaforik düzlemde olanaklar yaratmak istedim. Kalça, hortum sadece belli bir bağlamda politik duruş sağlamak adına değildi, ayrıca forma ilişkin hamlelerdi. Metaforlar konusunu burada bırakmak isterim. Çünkü sanat, şakaya ya da espriye benzer. Açıklamaya kalkarsanız esprinin ruhu uçar, görsel sanat kendini imha eder; çünkü yazı ile ifade edilmeye çalışılmıştır. O yüzden sadece bir dereceye kadar pratiklerden, yola çıkışlardan bahsedebilsek te, varış noktası kendi kendisini anlatabilir ancak.    

Continue Reading
0

Sanatçı Haydar Akdağ İle Sanat Üretimleri ve Fahrenheit Sergisi Üzerine Söyleşi

contextroot
3 yıl ago

Adını bir ısı ölçme biriminden alan “Fahrenheit”sergisi, izleyiciye güncel sanatın ateşini, ısısını, değiştirme ve dönüştürme gücünü hatırlatarak güçlü bir deneyim sunuyor. Sergide Ahmet Güven, Aslı Işıksal, Asaf Erdemli, Aykut Öz, Bestami Gerekli, Beyza Boynudelik, Deniz Varlı, Erdal Duman, Fırat Engin, Genco Gülan, Hamza Kırbaş, Haydar Akdağ, Hüseyin Arıcı, Mehmet Sinan Kuran, Mustafa Duymaz, Ramazan Can, Serkan Demir, Şevket Arık, Tanzer Arığ ve Zeynep Karabacak’ın eserleri yer alıyor. Sanat Okur birlikteliğinde “Fahrenheit” sergisinde yer alan sanatçılar ile söyleşi dizisi gerçekleştirmeye başladık. Sanatçıyı tanımak ve eserini serginin kavramsal çerçevesi bağlamında daha iyi okumak adına gerçekleştirdiğimiz bu dizinin ilk konuğu Haydar Akdağ. Kendisine aktardığı bilgiler ve bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Bir söyleşinizde duygunun üretim akışını değiştirdiğinizden bahsediyor hatta bir dönem yapmış olduğunuz moda tasarımlarınızın resme dönüştüğünü fark ettiğinizi söylüyorsunuz. Sizin üretimlerinize kaynaklık eden duygular nelerdir? Yaşadığımız ülkede, dünyada duygu durumlarımız gündemle birlikte sık sık değişiyor bu durum üretimlerinizi nasıl etkiliyor? Üretim akışını tetikleyen şey melez yaratım süreçlerim. Evet bugün moda tasarımı yapmıyorum. Ancak zihin tasarı/tasarım arasında gezinirken; beden; elinizdeki materyali birden düşünce kaslarınızdan gelen komutları karşılayarak eyleme geçiyor. İşte orada yaratım melezleşiyor. Plastik olarak esasen bütün eserlerimin incelenmesi gerekiyor. Enstalasyonlarımın, kolajlarımın, resimdeki boya kullanımım… Özetle başvurduğum üretim pratiklerinde sürecin kendisi zengin deneyim zincirinden oluşuyor. Temel kaynak, üretim yöntemleri/zanaat/beceri ve imkanların irdelenmesi; sanatıma katkısını araştırmak. Bunlar teknik bölümü. Duygu ve bilgi arasında doğru köprüyü kurmak her zaman kolay olmayabilir. Bunun yöntemi bence kişiseldir. Duyguyu; merak, heyecan, soru-cevap arasında sınırlandırmadan insana dair her temel dürtüden yönlenmiş kabul edelim. Bu yönelim, araştırma ve üretim sürecinde eylemini teknik olarak incelediğinde de bilgi üretimini gerçekleştirmiş olur. Kime göre neye göre bilgi? Der gibisiniz. İşte sanat, kişisel bilgi üretimi, deneyimi değil de nedir? Ülkemizin sosyal, politik, ekonomik dinamikleri kaygı merkezimi çok uyarırsa sanırım mutsuz oluyor ve yavaşlıyorum diyebilirim. Son yıllarda bu medcezir ruh hali toplumsal kimliğe dönüştü desem yersizlik etmemiş olurum umarım. Hepimiz kolektif olarak bir ileri iki geri, üç ileri bir geri durumdayız. Temenniler, dilekler, emek, mücadele… Her zemin ve koşulda aklımıza mukayyet olmak zorundayız. Şu sıralar, Nisan 2023 bu sohbeti yaparken aklıma her gün verdiğim yanıtı bu vesile ile sanat severlerle de paylaşmak isterim. Günlük soru, her karşılaşmada: “Nasılsın Haydar?” cevabım: “Memleket gibiyim, sen nasılsın?” 🙂 Disiplinler arası çalışarak, soyut, organik doku-leke, geometrik egemenler ve hazır malzemeleri kullanarak oluşturduğunuz eserlerinizin yanında; belge-bulgu üzerinden tarihi mekanı sorguluyor ve performans sanatı ile de üretiyorsunuz. Üretmenin verdiği özgürlük hissinde bu çok yönlü pratikler arasında sizi daha özgür kıldığını düşündükleriniz oldu mu, bize bahsedebilir misiniz? İzleyici ile buluşması, eserin finali, çerçevesi, paspartusu, kavramı vs. bunların hepsi sonuçla ilgili olarak orada duruyor. Elbette esere dair söylediğim, yazdığım, paylaştığım bilgiler ve izleyicinin kendi gözlemi ya da okuması ile kazanacağı yeni anlamlarla üretimlerim düşünceler eşliğinde sanata ve hayata karışacaktır. Sevilir, sevilmez bu tartışılır ya da üzerine değer görülüp hiç tartışılmaz. Bunların kontrolünü sağlamak, üzerine önden, arkadan düşünmek çok yorucu olabilir. Bütün bu zihin oyunları elbette düşünce özgürlüğünün, kolektif insanın ortak paylaşım dinamiklerinin bir parçası. Ancak, benim için esas özgürlük zamandan kopmak, bir meditasyon gibi; tek tek pipetleri birbirine iliştirmek ya da tuval yüzeyine tek tek pulları yapıştırmak ve ya kalemimle bir birinden bağımsız hareket eden çizgi devinimleriyle tuval yüzeyinde yarattığım izler, dokular. İşte tam o an, medite olduğum, kendi kendimi hipnoz ettiğim an. O an çok özgürüm. Bir eserin atığından yeni bir eser yaratma fikri, üretirken duraksayıp başka çağrıştırdığı fikre odaklanmak. İşte zaman, mekan, bilgi üretimi, deneyim ve sanat… Öznel olanda mutlu ve özgürüm. Plastik sanatların yanında sizi bir şair olarak da tanımlayabiliriz. Eserlerinizin izleyeni olduğumuzda farklı çatışmalar, sorgulamalar içerisinde kendimizi bulurken bir taraftan da şiirlerinizle karşılaştığımızda dizelerinizle kendi iç dünyamıza yolculuğa çıkıyoruz. Şiirleriniz ve plastik sanattaki üretimleriniz birbirini nasıl besliyor ya da çatıştığı durumlar oluyor mu?  Şair diyerek onure ettiniz. Bir çatışmadan daha çok ortak çalışan uyum diyebilirim. Eserlere verdiğim isimler, eseri üretirken zihnimden geçen kelimeler, kendimle diyalogum, çağrışımlar ve kendi içimdeki çıkışlarım… Çoğu zaman tuval zeminlerinde şiirle giriş yaparım, üzerine boyalar gelir belki hiç görünmeden örtülür. Ancak önemi var mı? Şiir kaybolunca duygum da kaybolmuş olur mu? Bazen de unutmak, zihinden atmak için yazmaz mı insan? Bir yere yazınca, taşan zihin bir nebze de olsa yükünü hafifletmiş sayılmaz mı? Farkındayım sorular soruyorum. Benim öznel deneyimim, kendime yaptığım yarenliğim, tanıksız, platonik ya da yasak aşklarım resimlerimde yaşamasın mı? Her biri almadığım mektupları temsil etmesin mi? Ya da göndermeye niyet ettiğim, tarafı, muhattabı olmayan şiirlerim… Size cevabı uzatıyorum, özür dilerim. Öyle bir yere dokundunuz ki, pandoranın kutusu açıldı. Kelimeler de renkler gibi içimizi yansıtmaya araçtır. Resim ve edebiyat ilişkisi bir çelişki/çekişme değil çekim olabilir. Ve bu durum beni tamamen besliyor. Fahrenheit isimli sergide “New York” isimli 2017 yılında üretmiş olduğunu eseriniz yer alıyor. “İstanbul Çağdaş Sanat Düşüncesini Nasıl Çaldı?” Sorusunun ironisiyle Serge Guilbaut’a da bir gönderme de bulunuyor ve bizi bir başka soru ile baş başa bırakıyorsunuz: “Sanat ve Kültür üretimi yaşadığımız günlerde dünya ile ilişkileri sosyal/ekonomi/politik kalemlerde düzenlemeye yardımcı olabilir mi?” Bu sorunun cevabını sizden de alabilir miyiz? Sizce sanat bize yaşadığımız bugünlerde yaşamamız için gereken sıcaklık aralığını sunmakta ne kadar yardımcı olabilir? Sanatı bir şifacı gibi görmek mümkün ancak kabul edilebilir estetik normlara sıkışmış genel kabul kuralları ile sınırlarsak eksik düşünmüş oluruz. Sanat şifacı olabilir, ancak sanat tek başına sanat pratiği olarak plastik yorumlarla akla gelmemeli. Yaşadığımız günlerde ihtiyaç duyduğumuz sıcaklığı yeni bir şeylerde bulmak mümkün; bir film, bir oyun, bir şiir, bir şarkı, bir anıt, bir yapı, bir yapıt… Özetle; müzikten, resme, heykelden filme, filmden modaya, modadan mimarlığa, mimarlıktan peyzaja, gastronomiye… Yani bütün ve kapsamlı yaratım süreçlerinin; sosyoloji ve felsefeden beslenerek, melez ve ortak değerlerle çıkılacak yolda; uzlaşı ve gelecek odaklı; iktisadi ve politik argümanlarda evrensel adaleti gözeten; kapsayıcı ve kurucu kolektif bir üretim…. İşte bu! O zaman sanat toplumsal kalkınmanın hem düşünsel, sosyolojik hem de ekonomik olarak refahını inşa ettiğinde yeni bir merkez olur. Merkez olma talebi, öncü olma gerçeğinin ödülü de olabilir, cezası da. Ancak bardağın dolu tarafını görürseniz, bir kalkınma, kültür politikasının yaratacağı değerler, fırsatlar zinciri uzun bir nefes, koşu olarak kendi gerçeğini yaşamaya davet edecektir. Tüm paydaşları, yaratıcıları, tüketicileri, süreci gözlemleyenleri…

Continue Reading
0

Belma Ersu İle Belm’Art Space Galeri Mekanı ve Hikayesi Üzerine Söyleşi

contextroot
3 yıl ago

Ankara cadde ve sokaklarında yürümesi keyifli bir şehirdir. Hatıraların cebini yürüdüğümüz sokak ve caddeler karıştırır ve yine cepleri onlar doldurur. Tunalı Hilmi caddesi de Ankaralıların yaşlısı, genci fark etmeksizin yürüyüp geçtiği geçerken de hikaye alıp bıraktığı bir yer. Şimdi tarihi epey eskiye dayanan Kuğulu Apartmanı’nda Belma Ersu’nun açtığı galeri yeni hatıraların da emanetçisi. 18 Mart’ta Fahrenheit sergisi ile açılışını yapan galeri insana keyifle içinde bulunmasına olanak sağlayan sıcaklık aralığını sunuyor. Belma Ersu ile mekanın galeriye dönüşen yolunu ve geçmişini konuştuk. Bu keyifli sohbet için kendisine çok teşekkür ederim. Sanat galerileri sanatçıyı, eserini, izleyen, alıcı ve koleksiyonerle buluşturan önemli mekanlar. Siz yirmi yılı aşkın bir süredir sanat alanında yer aldınız, kıymetli üretimler de bulunup, küratöryel projeleri yürüttünüz. Şimdi ise Ankara’da Ankaralıların yolunun üzerine önemli bir durak noktası belirlediniz. Bizi de heyecanlandıran bu Belm’Art Galeri mekanının hikayesini sizden dinlemeyi çok isteriz. Küratöryel olarak sekiz farklı küratörlük çalışmam oldu. Cermodern’de, Çağdaş Sanatlar’da Kova’da, bir de eskiden Artı diye bir galeri vardı kapandı orada… Bu çalışmalarımdan sonra bir şey düşündüm: Galerilere bir proje sunduğumda kabul ediliyor, evet bu çok güzel ama ben kendime ait bir yer olmasını istedim. Çalışmalarımı sürdürürken de bu fikir benim hep aklımdaydı. Dün Mustafa Duymaz geldi ziyaretime. Onun atölyesi Çankaya da Mesnevi Caddesi’nde yer alıyordu. Özellikle orada bir yer açmak istemiştim. Zannedersem dört sene oluyor. Sonra apartmana girdik. O da burası gibi eski bir binaydı. İçeriyi değiştirmek, duvarları yıkmak istedim fakat apartman yönetimi izin vermedi öyle olunca vazgeçtim, hüsran oldu benim için. Ama içimde kendime ait bir yer olsun isteği var ve yapmak istiyordum, o ne zaman diye bekliyordum, işte zamanı şimdiymiş demek ki. Peki Kuğulu Apartmanı ile nasıl karşılaştınız, galeri için mekan arayışınızda sizi buraya getiren ne oldu? Galerinin yerini araştırırken Çayyolu’nda da olabilir mi acaba diye düşündüm. Benim iş yerlerim ve evime yakın bir yer tespit ettim. Fakat sonra emlakçı bana burayı kiralık olarak gösterdi. Tunalı’da olması bir kere çok özel benim için. Çünkü bizim gençliğimiz, çocukluğumuz her şeyimiz burada geçti, sizin de öyle. Herkesin çok hatıraları var. Kuğulupark’a çıkarsın oradan Seğmenler’e… Hepimizin buralarda çok güzel günleri geçti. Bu hatıraların ardından burayı bana gösterdiklerinde çok beğendim ama içerisi çok masraf gerektiriyordu. Şöyle ki burası bir bankanın üst katıymış, o kadar enteresan ve eski bir bina ki kolonlar var. Ben dedim ki burayı ancak satın alabilirsem içerisini istediğim gibi değiştirebilirim. Kolonları tabii ki kaldıramıyorsunuz. Mimar arkadaşım Nil Ciritoğlu kolonları kapsayacak şekilde giydirmeler yaptı. Onun çok emeği var burada. Ben ona çok güvendim. Her yerdeki gibi bir beyaz küp istemedim. Aslında farklı bir yapı istedim Sıradan bir beyaz küp görmüyoruz, sıradanlıktan ayıran özelliklerinden biri de bizi dışarıya davet eden ve orayla temas etmemizi sağlayan bir terasının olması. Evet, yaşayan da bir yer olsun istedim. Şu anda oturduğumuz terası çok ilgimi çekti. Teras apartmanın ortak alanı. Ortak alanı olunca burayı kullanabilmek için apartmandaki insanlarla konuşmam gerekiyordu ve birlikte bu konuyu görüştük. Ekimde aldım burayı ve Ekim’den sonra bir ay toplantılara katıldım ve ben burayı ıslah edersem kullanmama izin vereceklerinde anlaştık. Burada kullandığımız strüktürler sabit değil. Yani apartman izin vermezse bunların hepsi kalkacak. Havalandırmalar kaldırılmadı. Bu sefer havalandırmaların üstlerine giydirmeler yapmaya çalıştım. Teras ortak alan olarak kullanılmaya devam ediyor öyle değil mi? Tabi ki bana sadece izin verdiler. Ortak alan olarak kalması yaşayan bir yer olması isteğinizi de karşılıyor bir taraftan. Hem bir galerinin terasında kahve içmeye, dinlenmeye kim ortak olmak istemez ki? Evet buranın aynı zamanda dinlenme alanı da olmasını istiyorum. Hacettepeliyim, bunun etkisi sürüyor. Burada kitap okunsun arkadaşlarım performans yapsınlar, sanat etkinliklerini yapsınlar… Bunlar için bu teras bizim için çok uygun diye düşündüm. Yaz günlerinde burası çok keyifli olacak diye düşünüyorum. İçeride sergiler olsun, sunumlar gerçekleşsin hatta sinema gösterimi yapmayı bile düşünüyorum. Yazın burası çok keyifli olur. Bu paylaşımların hepsine, sanatın her türlü etkinliğine yer vermek; arkadaşlarımla, gençlerle, hocalarımla burada beraber olmak istiyorum. Ben hala Hacettepe’de okuduğumu zannediyorum ve hala ders çalışmak istiyorum. Burada gerçekleşecek olan her sunumda her konuşmada, her konferansta yeni bir öğreti öğreneceğim. Bu beni tekrar yenileyecek. Buna herkesin ihtiyacının olduğunu düşünüyorum. Bir şey yaşarsa güzel oluyor, kaldığı zaman unutuluyor. Yani dört sene önceki bilgini unutabilirsin ama yaşarsa tekrarlanırsa unutmayabilirsin. Ve yaşayıp öğrendiklerimizi birileriyle konuştuğumuz, birilerine anlattığımız zaman unutmuyoruz. Bazen bildiğimiz ya da hissettiğimiz şeyi dilimizden döküldüğünde idrak ediyoruz. İşte atölye bu yüzden çok önemli bir taraftan da burası atölye gibi olsun istiyorum. Ben birlikte olduğum zaman çok mutlu oluyorum. Sanat üretimleri birliktelikle yapıldığı zaman beni üretmek adına daha çok tetikliyor. Sanat yapan herkesin birlikte olması gerekiyor diye düşünüyorum. Birbirimizden devamlı alışveriş yapacağız. Hem bilgi açısından hem de iş. Buradan çok keyif alacağımı ve buranın bütün hayallerimi de gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Biz burada tamamen iki ay kırım yaptık burası enkazdı. İlk halindeki fotoğraflarını görseniz… Bence bir mucize atıldı burada. Ben öyle düşünüyorum. Bu apartman çok eski. Şimdi şöyle düşünün hepimiz okuduk, 1933’te başlamış Le Corbusier ilk modern tasarımlarına. Bence o tarzda bir bina burası. Geçen gün burada bir mimar ile konuştuk. Acaba kaç senesinde yapılmış bu apartman diye. Çok eski dedi. Biz o eskiye yeni eklektik bir şeyler getirdik. Burada tam post modernin böyle yapısallaştırılmasını yaptık. Bunlar çok keyif verdi. Eski ve yeniyi birleştirmek o kadar güzel bir şey ki zannediyorsun ki ben bir şey yaratıyorum. Eski ve yeniyi birleştirerek kendinize ait bir şey çıkardınız. Burada ben bir sanat eserini yarattığımızı düşünüyorum. Tabi ki tek başıma değil mimar ile. Eğer ben burayı eskisi gibi bıraksaydım buradan keyif almazdınız, ben de keyif almazdım. Yaşamak içerideki her şey ile beraber yaşamak o zaman keyif alınıyor. Evet, eskinin sadece yeni ile değil sizden izler taşıyarak değiştiğini görebiliyoruz, aksi halde sıradan bir beyaz küpün içinde olabilirdik ama değiliz. İnsan yaşadığı yer ile anılır ya, ruhun, bedenin her şeye yansır. Evdeki her eşyada vardır senin izin. Koku bile vardır, kokuya da çok değer veririm. Evet her yerin kendine ait bir kokusu var, içeri girdiğimizde ilk önce koku karşılar bizi tıpkı insanlar da olduğu gibi. Çocukluğumdan hatırımda kalan bir söz var evde izlediğimiz bir programda bir yazar kendini tanımlarken “Güzel bir yer aramaktan öte bir yeri güzel kılmaya çalışıyorum” demişti. Buranın hikayesini siz bana anlatırken birden bu sözü hatırladım. Siz de burayı güzel …

Continue Reading
0

Input your search keywords and press Enter.